Spor kulüplerimiz borç sarmalından nasıl kurtulabilir?

Spor kulüplerimiz uzun süredir yüksek borçlarıyla gündemde. Maalesef kulüplerin borçlarının bir sarmal halinde her geçen gün arttığı ve daha da kötüsü artık bu durumun kanıksandığı görülüyor. Bir çok kulüp bu nedenle Avrupa kupalarına katılamama, transfer yasağı gibi çeşitli yaptırımlarla ve kısıtlamalarla karşı karşıya kaldı. Mali disiplini sağlamaya yönelik bazı çabalara rağmen bir çok kulübün halen risk altında olduğu belirtiliyor.

Ülkemiz maalesef Avrupa’nın en büyük 10 ligi içinde borçları toplam varlıklarından fazla olan tek ülke konumunda. Kulüplerimizin bütün varlıklarını satsalar dahi toplam borçlarının ancak %55’ini ödeyebilecek konumda olduğu belirtiliyor. Üstelik UEFA’nın finansal fair play düzenlemeleri nedeniyle Avrupa kulüplerinin borçları ve zararları büyük oranda düşerken ülkemiz kulüplerinde bunun tersi yaşanıyor, borçlar ve zararlar artıyor.

Durumun gerçekten de vahim bir noktaya ulaştığı ortada. Kulüplerin borçlarının sürdürülebilir seviyenin çok üzerine çıktığını ve geleceklerini tehdit eder bir hale geldiğini ifade etmek yanlış olmayacak. Spor kulüplerinin içinde bulunduğu bu borç sarmalının önüne geçilemezse yakın gelecekte bir çok kulüp faaliyetlerini sürdürememe ve kapanma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. Kulüplerimizin bir çoğu bütçelerinin neredeyse tamamını maaş ödemesi ve transfere harcıyor. Özellikle yayın gelirlerindeki büyük artışlara ve artan gelirlere rağmen borçların ve zararların bu kadar hızla artmasının üzerinde önemle durulması gerekiyor.

Borç sarmalının nedenleri

Kulüplerimizi bu noktaya sürükleyen bir çok nedenden bahsetmek mümkün. Kulüp yönetimindeki istikrarsızlıklar, yönetimlerin kısa dönemli görev yapması ve sık değişmesi, kulüp yönetim sistemindeki zayıflık ve yetersizlikler, gelir-gider dengesinin yeterince gözetilmemesi, kazanılan gelirlerin geri dönüşü olmayacak alanlara harcanması, kurumsal ve sportif altyapıya değer verilmemesi ve yatırım yapılmaması, altyapı yerine genellikle transfer yaparak günü kurtarma yaklaşımının tercih edilmesi, ölçüsüz ve çok yüksek maliyetli transferler yapılması, sporculara değer kazandıran bir sistemin oluşturulamaması nedeniyle yüksek bedelle transfer edilen sporcuların çok daha düşük bedellerle elden çıkarılmak zorunda kalınması, teknik ekiplerde ve sporcularda istikrarın sağlanamayarak her yıl bir çok gereksiz transfer yapılması gibi hususlar bu sonuca doğrudan veya dolaylı etkide bulunuyor.

Bunun yanı sıra ülkemizin sportif yönetim ve denetim sistemindeki eksiklik ve aksaklıkların da bu sonucun oluşmasına zemin oluşturduğunu ifade etmek yanlış olmayacak. Spor alanındaki yasal altyapının yetersiz ve dağınık olması, bu nedenle kulüplerdeki bu yanlışlıkları önleyecek yönetsel ve denetsel mekanizmaların yeterince oluşturulmaması, mevcut mekanizmaların da adil, doğru ve zamanında uygulanmaması, kulüplere ve kişilere göre değişen kararların alınabilmesi gibi hususları bu açıdan ifade etmek mümkün görünüyor.

Borçlar nasıl azaltılabilir?

Bu büyük sorunun çözülmesi için öncelikle çağın gerekliliklerine uygun, spor ve futboldaki endüstrileşme dinamiklerini yakalayabilecek bir yasal zeminin artık daha fazla zaman kaybetmeden hayata geçirilmesi gerekiyor. Bunu yaparken uluslararası alandaki başarılı uygulamaların ve standartların yanı sıra ülkemizde sporla ilgili tüm tarafların görüşlerinin alınması büyük önem taşıyor. Bunun yanı sıra ilgili kamu kurumları ve federasyonlar tarafından kuralların adaletli ve hakkaniyetli uygulanması da çok önemli. Yasal altyapının geliştirilmesi ve uygulanması sürecinde bunların da göz önünde bulundurulması, rekabeti teşvik edici, gelir-gider dengesini gözeten, daha adaletli, etkili ve hızlı uygulamalar geliştirilmesi gerekiyor.

Bunun yanı sıra kazanılan büyük gelirlerin daha verimli yönetilmesine yönelik kulüplerimizde yeterli ve etkili mekanizmalar oluşturulması veya mevcut mekanizmaların geliştirilmesi de büyük önem taşıyor. Kaynakların verimli kullanılması, giderlerin etkili yönetimi, borçların azaltılması ve zararların önlenmesi için kulüplerimizin kurumsallaşmaları, daha şeffaf hale gelmeleri, çağdaş yönetim esaslarına göre yönetilmeleri, riskleri yönetmelerine imkan sağlayacak kontrol ve denetim mekanizmalarına sahip olmaları gerekiyor.

Kulüplerin mevcut gelirlerini artıracak veya yeni gelirler ortaya çıkaracak projeler geliştirmeleri de çok önemli. Günümüzün gelişen teknolojik imkanları bu açıdan kulüplere büyük fırsatlar sunuyor. Kulüplerin borçlarını düşürebilecek ve gelirlerini büyük oranda artırabilecek en önemli konulardan birisi de transfer gelirleri elde edilmesidir. Bunun da iki yolu vardır. Ya düşük maliyetli ve genç yaşta transferler yaparak zaman içinde bu sporcu veya futbolculara değer kazandırıp daha yüksek bedellere satmak, ya da sportif altyapılarda genç sporcuları erken keşfedip, onları eğitip A takımlara yükseltmek ve bir süre sonra da yüksek bedeller ile başka takımlara satarak transfer gelirleri elde etmektir.

Bunun için kulüplerde sportif altyapıların oluşturulması, var olanların yeniden organize edilerek geliştirilmesi ve daha da önemlisi işler hale getirilmesi büyük önem taşıyor. Fakat, sportif altyapı uzun süreli bir bakış açısı gerektirdiği için ülkemizde uzun yıllardır maalesef bu alanda bir gelişme sağlanamıyor. Gelinen bu noktada artık kulüplerimizin bu konuya önem ve değer vermesi, yatırım yapması ve gelişim sağlaması en kritik konulardan birisi olarak karşımızda duruyor. Geçmişe göre kulüplerimiz daha iyi stat ve tesislere sahip. Bu konuda işler bir yapı kurulması beklenen ve özlenen başarıyı da beraberinde getirecektir.

Bütün bunlar yapılabildiği takdirde kulüplerimiz kaynaklarını daha verimli yönetebilecek, gelirlerini artırabilecek, yeni gelirlere sahip olabilecek, borçlarını azaltabilecek, zarar etmekten kurtulabilecek, böylece bugünkü kötü tablo tersine çevrilerek kulüplerimizin ve ligimizin değeri yükselebilecek, kulüplerimiz güçlenen kurumsal yapılarıyla geleceğe daha sağlam ve sağlıklı bir şekilde yürüyebilecektir.

Gürdoğan Yurtsever

www.fenerbahcekitap.com

www.icdenetim.net

admin@fenerbahcekitap.com

Fenerbahçe Dergisi 2017 Nisan sayısında yayımlanmıştır.

Genel kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | Spor kulüplerimiz borç sarmalından nasıl kurtulabilir? için yorumlar kapalı

Spor kültürümüzdeki yozlaşmayı nasıl giderebiliriz?

Spor kültürü, ülkelerin gelişmişlik düzeyleri ile doğrudan ilişkilidir. Sporun hayatın içindeki anlamını doğru değerlendiren, sporu bir amaç olarak değil toplumun bedensel ve ruhsal gelişimi için bir araç olarak gören, sportif rekabeti ayrışma için değil birlik olmak için kullanan toplumlar bu kültürü tüm topluma yayarak her alanda gelişme sağlayabiliyorlar.

Fakat ülkemizdeki sportif kültürün maalesef çağdaş bir ülkede olması gereken bir seviyede olmadığını ve her geçen gün daha da yozlaşmaya yüz tuttuğunu ifade etmek yanlış olmayacak. Bu tespiti ortaya koyan pek çok örnekle hemen her gün karşılaşıyoruz. Sahalardaki sportif rekabet toplumda ayrışmaya neden oluyor, saldırganlıklar artıyor, hakemler dövülüyor, takımlar ve taraftarlar arasında kavgalar yaşanıyor, taraftarlar takımlarının rakip sahadaki maçlarını izleyemiyor.

Futbol fazlalığı ve kısır tartışmalar

Bu olumsuzluğu ortaya çıkaran pek çok sebep söz konusudur. Bunların önemlilerinden birisi de özellikle televizyon ekranlarından spor yorumcuları tarafından pompalanan futbol fazlalığı ve bununla bağlantılı kısır tartışmalardır.

Futbol otoritesi olarak nam salan yorumcular kaşlarını çatarak bilirkişi edasıyla yorumlar yapıyor, sahalarda olan en küçük ayrıntıyı saatlerce irdeleme ve tartışma başarısı gösterebiliyor, tartışmalı konularda milimetrik analizler yapıyor, penaltı ve ofsayt pozisyonlarını ameliyat masasına yatırıyor, önemsiz taç atışlarını dahi saatlerce tartışılabiliyor, basmakalıp ve kıt cümlelerle bilimsel analizler yaparak sahalardaki diziliş sistemlerini irdeliyor, aynı konuları ambalajlayarak tekrar tekrar seyirciye sunuyorlar.

Bunların yanı sıra teknik direktörler ve futbolcuları acımasızca eleştiriyor, onlara ne yapmaları gerektiğini söylüyor, kişilik ve karakter analizleri yapıyor, insanların kişilikleri ile alay ediyor, atıp tutmaları yetmiyormuş gibi kulüpleri yönetmeye soyunuyor, yönetimlere yön vermeye çalışıyor, onları istifaya davet ediyor, hemen gönderilmesi gereken futbolcu isimleri veriyorlar, programlarda kendi aralarında kavgalar yapıyorlar.

Bu şekilde hatırı sayılır reytigler elde ediyorlar. Fakat bu söylemler ve davranışlar toplumsal yaşamımıza ve sportif kültürümüze büyük zararlar veriyor. Bu programları izleyen taraftarların futbola ilgisi sömürülüyor, taraftarlar arasında ayrışma ve çatışmalar artıyor. Bunun yanı sıra kulüpleri istikrarsızlığa sürükleyerek sporumuza da zarar veriyor. Uzun yıllar başarılı bir spor yaşamı olabilecek genç sporcular toplumdan dışlanıyor.

Futbol gibi hayatın eğlence tarafından olması gereken ve anlaşılması çok basit olan bir alanı dejenere eden, uzun yıllardır süren ve her geçen gün daha da olumsuz bir seviyeye ulaşan bu programlar ve yayınlar maalesef reyting ve tiraj dürtüsü temelinde bir türlü önlenemiyor. Yapılan eleştiriler tüketici talebi gerekçesiyle geçiştiriliyor ve tüketiciye fatura ediliyor.

Fanatizm ve Komplo Teorileri

Bunların yanı sıra ülkemiz spor medyasında, özellikle bir kulübü takip eden medya mensuplarının körüklediği fanatik yaklaşımlar yoğun bir şekilde görülüyor. Fanatik taraftarlardan beklenemeyecek aşırılıktaki görüşler gazete ve televizyonlarda yer bulabiliyor. Bunun yanı sıra bu kişiler tarafından üretilen komplo teorileri insanın hayallerini zorlayabiliyor.

En basit bir hakem hatasının arkasında derin nedenler aranıyor, hata yapılan takıma karşı komplo kurulduğu desteksizce ve bir kanıt ortaya konulmasına ihtiyaç duyulmadan rahatça dile getirilebiliyor, hemen her olay komplo teorisi ile açıklanmaya çalışılıyor.

Futbol fedarasyonu ve merkez hakem kurulunun rakip takımlar tarafından yönetildiği, hakemlerin ayarlandığı, lig şampiyonunun önceden belirlendiği, penaltıların hep bir takım lehine verildiği benzeri iddialar ile her gün defalarca karşılaşılıyor. Hemen her sezon bunlar abartılı bir şekilde yaşanıyor ve benzer şekilde tekrar ediyor. Sezon sonunda genellikle bu iddiaların tersi sonuçlar çıkmasına rağmen kimse söylenenleri sorgulamıyor.

Bu fanatizm ve komplo teorileri okuyan ve izleyenlerde doğal olarak etkilerde bulunuyor. Sürekli haklarının yendiğine inandırılan taraftarlar camialarındaki gerçek başarısızlık etkenlerini görmüyor. Bu da camialarda kalıcı başarısızlıklara ve istikrarsızlıklara zemin hazırlıyor.

Skor ve Performans Odaklı Değerlendirmeler

Spor kültürümüzdeki yozlaşmaya neden olan etkenlerden birisi de değerlendirmelerin genellikle skor ve performans odaklı yapılmasıdır. Spor medyası özellikle skorlara ve tabeladaki sonuçlara endeksli değerlendirmeler yapıyor, çok kötü bir oyuna rağmen son dakikada atılan ve galip getiren bir gol her şeyi güllük gülistanlık yapabiliyor, övgüler sınırsızlaşabiliyor, tersine çok iyi bir oyuna rağmen son dakikada yenilen bir gol ise sınırsız eleştirilere neden olabiliyor.

Bunun yanı sıra, bütün konsantrasyon futbolcu ve teknik direktörlerin performanslarına yöneltiliyor, bir futbolcunun bir maçlık iyi veya kötü saha performansı dengesiz ve sağlıksız biçimde aşırı anlamlarla değerlendiriliyor, bir maçlık iyi oyunu ile olabildiğince yüceltilen bir futbolcu, sonraki maçtaki kötü oyunu ile yerin dibine sokulabiliyor, yapılan değerlendirmeler hata bulmaya, kötülemeye ve suçlamaya odaklanıyor.

Elde edilen skorlar ve kazanılan maçlar maddi ve manevi önemli kazanımlara yol açar. Yapılan eleştiriler, kişilerin hatalarını görmeleri ve tekrarlamamaları imkanı verir. Bunun için skor ve performans değerlendirmelerinin çok faydalı olduğu açıktır. Fakat bu konuda bir denge gözetilmesi, gerek skorlar, gerekse de bireysel performanslar ile ilgili yapılan değerlendirmelerin sağlıklı bir düzlemde yürütülmesi, abartılmaması, aşarı anlamlar yüklenmemesi de önemlidir. Bu konudaki dikkatsizlikler bir çok problemin de temelini oluşturmaktadır. Aşırı eleştiriler teknik direktör ve futbolcuları taraftarlar nezdinde güç durumda bırakmakta, özgüvenlerini etkileyerek istikrarsızlıklara neden olmaktadır.

Bu nedenlerle sporun ve özellikle de futbolun hayatın içindeki yerini doğru değerlendirmek, olaylara uzun vadeli, dengeli ve sakin bir bakış açısıyla yaklaşmak, kısır tartışmalardan, fanatizmden ve komplo teorilerinden uzaklaşmak sportif kültürümüzdeki yozlaşmanın sona erdirilebilmesi için büyük önem taşıyor. Bunun için de başta spor yorumcuları ve yazarları olmak üzere tüm taraftarlara sorumluluklar düşüyor. Sportif kültürümüzü geliştirmek diğer alanlardaki gelişmemizin de anahtarı olacaktır.

Gürdoğan Yurtsever

www.fenerbahcekitap.com

www.icdenetim.net

admin@fenerbahcekitap.com

Fenerbahçe Dergisi’nin 2016 Mayıs sayısında yayımlanmıştır.

Genel kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Spor kültürümüzdeki yozlaşmayı nasıl giderebiliriz? için yorumlar kapalı

Kulüplerin Karşı Karşıya Bulunduğu Riskler ve Bunların Yönetilmesi

Spor/futbol kulüplerinin büyüyen ve daha karmaşık hale gelen ekonomik yapıları, kulüplerin karşı karşıya bulunduğu risklerin boyutlarını büyütürken, aynı zamanda yeni risklerle tanışmasına da neden oluyor. Bu kapsamda kulüplerin özellikle piyasa, uyum, itibar ve operasyonel nitelikli çeşitli risk türleri ile karşı karşıya bulunduğunu belirtmek gerekiyor.

“Piyasa riski”, kulüplerin portföylerinde yer alan varlıkların, piyasada belirlenen faiz oranı, döviz kuru, likidite gibi nedenlerle değerlerinde azalma olması ihtimalini ifade eder. Tüm şirketlerde olduğu gibi, günümüzde birer şirket portföyüne sahip olan kulüplerin piyasadaki gelişmelerden ve belirtilen risklerden etkilenmemesi mümkün değildir. Bilindiği üzere finansal piyasalardaki dalgalanmalar faiz ve kurlarda önemli değişikliklere neden olabiliyor. Kur riski, döviz kurlarında meydana gelen değişimlerden dolayı kulüplerin bilançoları veya portföyleri üzerinde kâr veya zarar riskini, faiz riski ise, faiz oranlarında ortaya çıkan değişimlerden dolayı kulübün pozisyonuna göre karşı karşıya kalabileceği zarar ihtimalini ifade ediyor. Kulüplerin bilançolarındaki gelir ve gider kalemlerinin farklı döviz cinslerinden olması, olası kur dalgalanmalarında önemli zararlarla karşılaşmasına neden olabilir. Benzer şekilde piyasadaki faiz oranlarının olası dalgalanmalarda yükselmesi kulübün borçlarının artmasına sebebiyet verebilir. Belirtilen piyasa riskleri nedeniyle kulüplerin büyük tutarlara varabilecek maddi kayıplarla karşılaşması ihtimali söz konusudur.

“Likidite riski”, kulüplerin nakit akışında yaşanan dengesizlikler nedeniyle ödemelerini ve benzeri yükümlülüklerini zamanında ve tam olarak yerine getirememe riskidir. Bu tür riskler kulüplerin daha yüksek maliyetle borçlanmasına neden olarak, finansman giderlerinin ve zararlarının artışına neden olacağı gibi, ağır likidite riskleri kulüplerin kapısına kilit vurulmasına da neden olabilecektir.

“Uyum riski”, kulüplerin yürürlükteki yasal düzenlemeler, FIFA, UEFA ve Futbol Federasyonu düzenlemelerine aykırı davranışlar nedeniyle karşı karşıya kalabileceği riski ifade eder. Bu tür düzenlemelere uyumsuzluklar, kulüplerin çeşitli yaptırımlar ve cezalarla karşılaşmasına neden olarak maddi ve manevi zararlara sebebiyet verebilir.

“Operasyonel risk”, yetersiz veya yanlış uygulamalar, kişiler, sistem veya dış olaylar dolayısıyla meydana gelebilecek doğrudan veya dolaylı zarara uğrayabilme riskidir. Operasyonel risk, yönetim ve çalışanlar tarafından yapılan hatalar ve hileler, yetersiz kontrol yapısı, teknolojik hatalar, doğal afetlerden kaynaklanabilecek kayıplar gibi çok çeşitli nedenlerden kaynaklanabilir. Operasyon risk aslında finansal olmayan bir risk olarak görülebilir. Fakat risklerin hemen bütününün operasyonel yönü vardır. Günlük faaliyetlerde yürütülen yüzlerce aktivite ve yapılan harcamalar esnasında karşılaşılabilecek operasyonel riskler, kulüplerin hiç umulmadık boyutlarda zararlarla karşılaşmasına neden olabilir.

“İtibar riski”, çeşitli nedenlerle kulübün ulusal ve uluslararası alanda karşı karşıya kalabileceği güven, saygınlık ve itibar kaybı riskini ifade eder. Kulüp yöneticilerinin yaptığı yanlış açıklamalardan, maçlarda manipülasyon yapmaya kadar çok çeşitli söz ve eylemler kulübün gerek taraftarlar, gerekse de kamuoyu nezdinde güven, saygınlık ve itibarının büyük oranda düşmesine neden olabilir. Bu durum kulübe onarılmaz manevi zararlar vereceği gibi, marka değerine büyük zarar vererek maddi olarak da önemli zararlarla karşılaşmasına neden olabilir.

Bunların yanısıra spor/futbol kulüplerinin faaliyet konusuyla ilgili olarak bonservisini elinde bulundurduğu futbolcuların sakatlık gibi nedenlerle değerinin düşmesi gibi çok çeşitli risklerle karşı karşıya bulunduğunu belirtmek gerekiyor. Bu risk çeşitlerini daha da arttırmak mümkündür. Ayrıca bu risklerin bir çoğunun birbiriyle kısmen veya tamamen ilişkisinin bulunduğunu, bazı risklerin diğer bazı risklerin daha da artmasına neden olduğunu ifade etmek yararlı olacak.

Bu nedenle karşı karşıya bulunulan bu risklerin kulüpler tarafından farkına varılması, bilinmesi, tanınması, ölçülmesi ve yönetilmesi büyük önem taşıyor. Bunun da yolu kulüp bünyesinde etkin bir risk yönetimi sisteminin oluşturulmasından geçiyor. Risk yönetimi kavramı başta finansal piyasalar ve bankacılık olmak üzere tüm dünyadaki şirketlerin son dönemlerdeki ana gündem maddelerinden birisi haline geldi. Risk yönetimi; şirketin karşı karşıya olduğu riskleri öncelikle bir envanter çalışmasıyla tanıması, sonra bu riskleri ve çeşitli olasılıklarda karşılaşılabilecek zararları ölçmesi ve son olarak da bunu yöneterek karşı karşıya kalınabilecek zararların azaltılmasına yönelik sistematik bir yaklaşımı ifade ediyor.  Şirket bünyesinde etkin işleyen bir risk yönetim sistemi sayesinde kulüp yönetiminin zarar oluşturabilecek çeşitli riskler konusunda zamanında karar alabilmesi ve böylece karşılaşılabilecek zararların azaltılması mümkündür. Dünyanın küreselleştiği, risklerin karmaşıklaştığı bir ortamda şirketlerin, risk yönetimi sistemlerini kurmaları bugün artık bir zorunluluk haline geldi.

Giderek şirket görünümüne bürünen ve karşı karşıya bulundukları risklerin çeşit ve boyutları artan kulüpleri de bu gelişmeden ayrıksı tutmak mümkün değil. Aslında kulüplerimizde yukarıda belirtilen risklerin hiç yönetilmediğinden bahsetmek doğru değil. Mutlaka bu risklerin çeşitli şekillerde yönetilmeye çalışıldığını ifade etmek gerekiyor. Bununla birlikte kulüplerde bu konuda sistematik ve kulübün bütününü kapsayan bir yaklaşım olduğunu ifade etmek mümkün değil.

Bu risklerin yönetilebilmesi için kulüp bünyesinde risk yönetimi mekanizmalarının oluşturulması, uzman eleman istihdamı veya bu hizmetin dışarıdan alınması, karşılaşılabilecek piyasa riskleri konusunda senaryolara ve olasılıklara dayalı raporlama sisteminin oluşturulması ve kulüp üst yönetimine bu raporların günlük olarak gönderilmesi, uyarı mekanizmalarının geliştirilmesi, karşı karşıya kalınabilecek uyum risklerinin önlenmesi açısından kulüp içindeki iletişim kanalları ve hukuksal altyapının güçlendirilmesi, düzenlemelere uyum konusunda tüm çalışanların zamanında bilgilendirilmesi ve eğitilmesi, hata ve hile oluşmasını engelleyecek kontrol yapılarının oluşturulması, yangın, deprem gibi olağanüstü durumlarda kulüp kayıtlarının zarar görmesini önleyecek yedekleme mekanizmalarının kurulması ve işletilmesi gibi hususlar büyük önem taşıyor. Kulüplerde oluşturulacak risk yönetim sistemi konusunda gerekli temel düzenlemelerin yapılması ve kulüplerin teşvik edilmesi konusunda Futbol Federasyonu’nun da önemli rol ve sorumluluğu bulunuyor. Bu yapılar oluşturulduğu ve etkin işletilebildiği durumda, kulüplerimizin çeşitli risklerden korunarak kurumsal yapılarının çok daha güçleneceğini ve böylece gelecek dönemlerde varlıklarını daha güvenli bir şekilde sürdürebileceğini belirtmek gerekiyor.

27/09/2011

Gürdoğan Yurtsever

Genel kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Kulüplerin Karşı Karşıya Bulunduğu Riskler ve Bunların Yönetilmesi için yorumlar kapalı

Futbolda kurumsallaşma ve önemi

Son 10-15 yıldır özellikle şirketlerlerin ana gündem maddelerinin başında “kurumsallaşma” kavramının geldiğini ifade etmek yanlış olmayacak. Bununla birlikte özellikle son dönemlerde bu kavramın futbol ve spor kulüpleriyle de sıkça birlikte anılmaya başladığını görüyoruz. Kurumsallaşmanın literatürde “kurumsal yönetim”, “kurumsal yönetişim” veya “yönetişim” olarak da sıklıkla kullanılabildiğini, üzerinde mutabık kalınan bir tanımından daha çok “ilkeleri” ile hayat bulan bir kavram olduğunu öncelikle belirtmek gerekiyor. Bu çerçevede kurumsallaşma eşitlik, şeffaflık, hesap verebilirlik ve sorumluluk şeklinde dört temel ilkeye dayanır. Eşitlik veya adil olmak ilkesi, şirket yönetiminin bütün hak sahiplerine karşı eşit davranmasını, şeffaflık ilkesi, şirketin kamuoyu ile doğru, açık ve karşılaştırılabilir bilgi paylaşımını, hesap verebilirlik ilkesi, yönetim kurulunun tepe yönetim performansını bağımsız bir şekilde izlemesini ve tepe yöneticilerin hissedarlara karşı hesap verebilmesini, sorumluluk ilkesi ise şirketlerin hissedarları için değer yaratırken topluma karşı sorumluluklarını yerine getirmesini ve yasal düzenlemelere uygun faaliyette bulunmasını ifade eder.

Bugün dünyada önce çeşitli ekonomik krizler, sonrasında da şirket krizlerinden ortaya çıkan en önemli gelişme, bazı yapısal yönetim değişikliklerin benimsenmesi şeklinde olmuştur. Şirketler uzun vadede varlıklarını korumak ve değerlerini yükseltmek adına önce kendi çalışma ilkelerini belirlemiş ve bunların canlı tutulması için belirli kurum, süreç ve araçları oluşturmuştur. Kendi kendisini sorgulayan ve denetleyen yapılar oluşturulmuştur. Risklerin net bir şekilde belirlendiği ve bunlarla ilgili politikaların açık bir şekilde tanımlandığı bir yönetim tarzı oluşturulmuştur. Bunlar açıklık, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkeleri çerçevesinde gerçekleştirilmiş, kurumsal yönetim bir hayat felsefesi olarak benimsenmiştir. Gerçekten de, son yıllarda, iş aleminde yıllarca faaliyet sürdüren dünya devi şirket ve kurumların bir anda yok olduğuna tanık olunmuş, oluşumu için uzun yıllar uğraş verilen kurumsal itibarın bir gecede yitirildiği görülmüştür. Şirket ve kurumlarla birlikte hissedarlar, yatırımcılar, üst düzey yöneticiler ve çalışanlar da iş, servet ve itibarlarını kaybetmişlerdir. Yaşanan ve bedeli çok pahalı olan deneyimler sonucu, şirket ve kurumların kurumsal varlık ve itibarlarının sürdürülebilirliği için “Kurumsal Yönetim” anlayışına sahip olmanın ve “Kurumsal Yönetim  İlkeleri” ne uyum göstermenin hayati bir önem taşıdığı anlaşılmıştır. Gelişmiş ülkeler, uluslararası finans kuruluşları ve ilişkili organizasyonlar, bu konuya büyük önem vermeye başlamışlar, gelişmekte olan ülkelere veya bu ülkelerde faaliyet gösteren şirketlere yatırım yapmadan veya kredi tahsis etmeden önce, finansal performans kadar önemli buldukları kurumsal yönetim uygulamalarının kalitesini de gözetir hale gelmişlerdir. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (Organisation for Economic Co-operation and Development-OECD) Kurumsal Yönetim İlkeleri’nin yayınlandığı 1999 yılından bu yana, ülkemizde sermaye piyasaları ve bankacılık alanında bu konuda çeşitli düzenlemeler yapılmıştır. “Kurumsal yönetim” veya “kurumsallaşma” olgusu yönetimin belirli kurallar ve prensipler çerçevesinde yürütülmesini öngören, kurumların varlıklarının sürdürülebilmesini hedefleyen bir yaklaşıma sahiptir.

Bu aşamada özellikle sıkça karıştırılan “kurumlaşma” ile “kurumsallaşma” kavramları arasında büyük fark bulunduğunu belirtmek gerekiyor. “Kurum” olmak, “kurumsallaşmanın” tek ve yeter şartı değildir. Yönetim kurulu, genel müdürü, çalışanları olan, uzun yıllardır faaliyette bulunan büyük bir kurumun, yalnızca bunlara bakarak “kurumsallaşmış” bir yapısının bulunduğunu ifade etmek doğru değildir. Çünkü “kurumsallaşma” yalnızca kurumun varlığı, yönetimi ve çalışanları ile hayat bulan bir yaklaşım değildir. Yine aynı şekilde bir aile şirketinde yönetime profesyonel yöneticilerin atanması, dernek statüsünde uzun yıllar faaliyetlerini sürdüren bir kurumun şirketleşmesi gibi uygulamalar da tek başlarına kurumsallaşma anlamına gelmemektedir. Kurumsallaşma temelde bir yönetim yaklaşımıdır ve varlığının sorgulanacağı alan yönetim uygulamalarıdır. Şeffaf ve hesap verebilir olmayan, sosyal sorumlulukları dikkate almayan, kanun ve düzenlemelere uymayan, etik ilkelere sahip olmayan, kurallar ve prensipler yerine kişiye göre değişen yönetim uygulamalarına yer veren, yönetim uygulamalarını sıkça değiştiren, kişilere bağımlı olan bir kurumda kurumsallaşmadan bahsetmek mümkün değildir.

“Kurumsallaşma” genel olarak iş dünyasına özgü bir yaklaşım gibi algılansa da, özellikle ilkelerinin evrenselliği, başka bir çok alanda da uygulanmasına ve önemli faydalar sağlanmasına katkı sağlamaktadır. Spor veya futbol kulüpleri bu organizasyonlardan birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Yeni bir yönetim anlayışını yansıtan “kurumsal yönetim” veya “yönetişim” kavramının futbol sektöründe giderek artan bir ilgi yarattığını görüyoruz. Özellikle, günümüz futbolunun endüstriyel dönüşüm dinamikleri, kulüpleri yeniden kurumsal yapılanmaya zorlamaktadır… Ekonomik olarak belirli bir büyüklüğe ulaşan futbol kulüplerinin varlıklarının korunması, etkin ve verimli yönetimi kurumsal yönetişimin önemini artırmaktadır. Kurumsal yönetişim ise kurumsallaşma ve şeffaflaşmadan geçmektedir. Kurumsallaşamayan bir kulübün şeffaflaşmasını beklemek ya da şeffaflaşamayan bir kulüpten kurumsallaşmayı beklemek ne yazık ki mümkün görünmemektedir. Şirketleşme ve halka açılma, kulüplerin kurumsallaşması yönünde önemli bir adımdır. Halka açılan şirketler Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) düzenlemeleri gereğince çeşitli kurallara ve denetim mekanizmalarına uymak durumundadır. Halka açık şirketi bulunan kulüpler, dernek yapısında olmasına rağmen böylece kurumsallaşma ile tanışmakta ve bu süreç kulübün kurumsallaşmasına da önemli etkide bulunmaktadır.

Kurumsallaşma, bir spor/futbol kulübünün büyüyebilmesi, kişisel etkilenimlerden uzaklaşabilmesi, belirgin kurallar çerçevesinde varlığını güçlendirebilmesi, yönetimsel devamlılığa kavuşabilmesi  ve gelecek nesillerde de varlığını sürdürebilmesi için çok önemli bir yaklaşım gerçeği olarak karşımızda durmaktadır. Bununla birlikte günümüzde futbolumuzda ve kulüplerimizde kurumsallaşma anlamında ciddi anlayış ve uygulama sorunlarının bulunduğunu ifade etmek gerekiyor. Özellikle ekonomik boyutları giderek artan ve büyük şirket boyutlarına ulaşan kulüplerin bütün işlerinin bir veya bir kaç kişi tarafından yürütülmeye çalışılması ve sık yaşanan yönetim değişiklikleri bu açıdan önemli sorunlar ortaya çıkarmakta, futbol kamuoyunun ilgisinin genellikle saha içine yönelmesi ve kulübün geleceğini daha fazla ilgilendirecek yönetsel ve ekonomik konulara ilgisiz kalması da kurumsallaşma uygulamalarının gelişmesine imkan vermemektedir. Fakat, kurumsallaşma kavramının doğru kavranabilmesi ve doğru uygulamalar ile hayata geçirilebilmesinin Türk futbolu için en büyük kurtuluş, atılım ve gelişme reçetesi olduğunu üzerine basarak belirtmekte yarar bulunmaktadır. Bu konuda sorumluluk öncelikle federasyona düşmektedir. Futbol Federasyonu’nun kulüpleri ve kulüp yöneticilerini bu konuda bilinçlendirmesi ve buna yönelik faaliyetler yürütmesi, yayınlar, toplantılar yapması büyük önem taşıyor. Bunun yanısıra kulüp yöneticilerinin de artık futbolun günümüzde ulaştığı noktayı iyi kavraması, dünyadaki gelişmeleri takip etmesi ve kulüpleri kurumsallaştıracak uygulamalar geliştirmesi kaçılamayacak bir zorunluluk haline geldi.

25/09/2011

Gürdoğan Yurtsever

 

Kaynakça:

1) Dr.Cüneyt Sezgin, Kulüplerimizde Kurumsal Yönetim ve Denetim, İç Denetim Dergisi, Türkiye İç Denetim Enstitüsü (TİDE), Bahar 2008, Sayı:22, s.42-43

2) Ali Kamil Uzun, Kurumsal Yönetim ve İç Denetimin Rolü, Referans Gazetesi, 19/08/2006

3) Tuğrul Akşar, Futbol Kulüplerinde İlişki ve İletişim Yönetiminin  Performansa Etkisi- Ya da Türk Futboluna Bir Johari Penceresi Açalım, http://www.fesam.org, 15.09.2007,

4) Kurumsal Yönetim İlkeleri, Sermaye Piyasası Kurulu, http://www.spk.gov.tr

Genel kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Futbolda kurumsallaşma ve önemi için yorumlar kapalı

Futbolda bilimsel çalışma ve matematik

Yeni sezonda Fenerbahçe’nin teknik direktörü yeniden Aykut Kocaman oldu. Daha önce Fenerbahçe’de uzun yıllar futbol oynayan, sportif direktörlük ve teknik direktörlük yapan Aykut Kocaman Fenerbahçe tarihine damga vurmuş sembol isimlerden birisidir. Futbolculuk döneminde iki defa şampiyonluk, üç defa gol krallığı yaşayan Aykut Kocaman’ın 2010 yılından başlayarak teknik direktör olarak görev yaptığı üç sezonun tümünde Fenerbahçe kupa kazandı, ligde bir kez şampiyon oldu, 29 yıl aradan sonra Türkiye Kupası’nı kazanarak bunu arka arkaya iki kez tekrarladı, UEFA Avrupa Ligi’nde yarı finale çıkarak futbol alanında tarihinin en önemli başarısını elde etti, iç sahada üst üste 47 maçta yenilmemeyi başardı, deplasmanda üst üste kazanma rekorunu kırdı.

Aykut Kocaman, çirkinliğin hakim olduğu futbolumuzda hemen her kesimden sporsever ve futbolseverin saygısını ve sevgisini kazanmış, efendiliği, rakiplere ve emeğe karşı saygısı (ki Fenerbahçe’deki futbolculuk dönemi rakiplerinin çabasına, emeğine saygı duyduğunu açık yüreklilikle açıklaması sonucu sona ermişti), eğitime ve çalışmaya verdiği önem ile bilinen ender kişilerin başında geliyor. Fenerbahçe tarihinin en çalkantılı dönemi olan 3 Temmuz sürecinde de takımın başında olan Aykut Kocaman, o dönemdeki duruşu, açıklamaları ve yaptıkları ile tüm camianın saygısını bir kez daha kazanmış, camianın birleşmesini ve bütünleşmesini sağlayan en önemli aktörlerden birisi olmuştu.

Koşu mesafesi de ne?

Fakat Aykut Kocaman’ın Fenerbahçe’ye ve Türk futboluna getirdiği ve gözden kaçan pek çok yenilik olduğunu, bunların en başında da bilimsel çalışma metodları olduğunu ifade etmek yanlış olmayacak. Göreve geldiği ilk günlerde yaptırdığı testlerde Fenerbahçe futbol takımı ile rakiplerin koşu mesafelerini karşılaştıran Aykut Kocaman rakipler bir maçta 110 km koşarken Fenerbahçe’nin 97-98 km’lerde kaldığını görünce, takımın başarılı olmasının ilk koşullarından birisinin en az rakipleri kadar koşmak ve mücadele etmek olduğunu belirtmiş, bunu artırmak için istatistik, matematik ve analize dayalı bilimsel çalışma metodlarına yönelmişti.

Bu süreçte koşu mesafesi, koşu kalitesi gibi daha önce üzerinde çok durulmayan kavramları Aykut Kocaman’dan duymaya başladık. Bu kavramlar bir anlamda Aykut Kocaman ile futbol literatürümüze girdi. Fakat o dönemlerde çok bilmiş bir çok sözde futbol yazar ve yorumcusu koşu mesafesinin bir safsata olduğunu, futbolcuların bir atlet olmadığını, önemli olanın koşmak değil topu koşturmak olduğunu belirterek akıllarınca Aykut Kocaman’ı ve bu söylemlerini küçümsemeye büyük gayret göstermişlerdi. Aykut Kocaman defans ve ofans dengesinden, mücadeleden bahsettikçe takımı defansif oynatıyor diye eleştirilmişti.

Bilimsel çalışma metodları

Bununla birlikte Aykut Kocaman bildiği yoldan ilerlemiş ve her geçen gün yeni bilimsel metodları uygulamaya koymuştu. Bu kapsamda Samandıra’da antrenmanlarda GPS teknolojili polar yelekler, görüntü analiz uygulaması Robotic Eye gibi uygulamalar hayata geçirilmiş,  sezon başı laktak testleri gelenekselleşmiş, sağlık ekibi ile teknik ekip daha yakın çalışmaya başlamıştı. Bu sayede futbolcuların oksijen tüketim değerleri, nabız ölçümleri, performans gelişimleri bilimsel bir şekilde rakamlarla ortaya konulup, kişiye özel antrenman programları oluşturulup eksik yönler geliştirilebiliyor, aktif dinlenme antrenmanları ile futbolcunun tekrar toplanması mümkün olabiliyor, yapılan testler ile zayıf kaslar tespit edilebiliyor, onları güçlendirici çalışmalar yapılabiliyor, oyuncuya fazla yüklenilmişse bu kez hafif çalışmalar yapılarak sakatlıkların önüne geçilebiliyordu.

Bunun sonucunda Fenerbahçe’li futbolcuların koşu mesafeleri 110 km ve üzerine çıkmış, güç, kondüsyon ve dayanıklılıkları artmış, yaşanan sakatlıklar azalmış, yenilgiyi kabul etmeyen ve maçların sonuna kadar mücadele eden, defansif ve ofansif olarak dengeli bir takım ortaya çıkmış, bu da o dönemde artan sportif başarılara doğrudan katkı sağlamıştır. Fakat Aykut Kocaman sonrasında bu yöntemler büyük oranda terkedilmişti. Gelen teknik direktörlerden bazıları bu yöntemlere inanmadığını belirtmiş ve kullanmamış, alınan aletler paslanmaya yüz tutmuştu. Fenerbahçe’nin futbolda son yıllarda yeterli düzeyde başarılı olamamasının en önemli nedenlerinden birisinin de bu durum olduğu ortadadır.

Futbolda teknolojik devrim

Aykut Kocaman’ın yeniden göreve gelmesiyle birlikte Fenerbahçe’de bilimsel çalışma metodlarının geri geldiği, GPS teknolojili koşu yeleklerinin yeniden kullanılmaya başlanıldığı, stadyumda daha az sakatlıklara neden olduğu ifade edilen hibrit çim sistemine geçildiğine yönelik gazete haberleri yansımaya başladı. Yine bu kapsamda yeni teknolojilerin kullanılmaya başlandığı, çalışmalarının yeni teknolojik aletlerden olan drone’lar ile yukarıdan çekildiği, bu şekilde teknik heyetin yukarıdan ve yüksek açıdan eksiklikleri daha doğru ve etkili bir şekilde tespit edebildiği, Samandıra’da milyonlarca euroluk teknoloji üssünün kurulduğu ve bunun Fenerbahçe’de teknolojik devrim olduğu ifade ediliyor.

Yeni teknolojik uygulamalardan birisinin stadyumda maç esnasında kullanılacak olan Metabolic Power programının olacağı, bu programın maç esnasında futbolcuları analiz etmeye imkan sağlayacağı, oyuncuların kat ettiği mesafe, sprint sayısı, yüksek şiddetli koşu gibi verileri tespit edip oyuncuların ne zaman yorulduğunu tespit edeceği, performans analizi yapacağı, böylece oyuncu değiştirme için teknik ekibe eş zamanlı bilimsel destek sağlayacağı belirtiliyor.

Bilimsel çalışma başarı için sağlam bir zemin oluşturur

Futbolun sadece matematik, istatistik ve koşu mesafeleri ile açıklanamayacak nitelikte bir oyun olmadığı ortadadır. Fakat bunlar bir futbol takımında sağlıklı bir temel oluşturmak için de olmazsa olmazlardandır. Günümüzde futbol giderek daha hızlı oynanıyor, fiziksel mücadele artıyor. Başarılı olmak için en azından rakipler kadar mücadele etmek gerekiyor. Bu süreçte istatistik, matematik ve teknolojiye dayalı bilimsel çalışma metodları daha fazla önem kazanıyor. Bütün bunlar başarı olasılığını yükseltiyor. Rakiplerinin önüne geçmek isteyen takımlar bu alanda gelişim sağlamaya çalışıyor. Bunu başarabilen takımlar ise daha başarılı oluyor. Aykut Kocaman’ın bu konudaki söylem ve eylemlerinin ne kadar doğru olduğu her geçen gün daha iyi anlaşılıyor.

Fenerbahçe’deki bu yaklaşım ve teknolojik devrim hem Fenerbahçe, hem de ülkemiz futbolu açısından büyük önem taşıyor. Fenerbahçe’de diğer branşlara göre görece daha az başarılı görünen futbolda istikrarı sağlamanın temel yolu Aykut Kocaman’ın futbolumuza getirdiği bilimsel ve teknolojiye dayalı çalışma metodlarına sıkı sıkıya sarılmaktan ve daha da geliştirmekten geçiyor. Bu yapılabildiği takdirde özellikle Avrupa kupalarında önemli rakiplerle başabaş mücadele etmek mümkün olabilir, bu şekilde özlenen büyük ve istikrarlı başarılar elde edilebilir. Benzer şekilde ülkemizin futbolda üst seviyede ve istikrarlı başarılar elde etmesi için milli takım ve diğer takımların da bu yoldan gitmesi, geleneksel ve coşkuya dayalı yöntemleri terk ederek bilimsel çalışma metodlarına ve teknolojiye yönelmesi gerekiyor.

Gürdoğan Yurtsever
www.fenerbahcekitap.com
www.icdenetim.net
admin@fenerbahcekitap.com

Fenerbahçe Dergisi’nin Eylül 2017 sayısında yayımlanmıştır.

Genel kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | Futbolda bilimsel çalışma ve matematik için yorumlar kapalı